Ressam Ekosisteminin Gelişim Hikayesi 1860 Paris ve İzlenimciler

“Kendinize mentor değil girişimci dostlar bulun” Okuduğum bir söz epey düşündürdü. Bir yandan “ev ödevim” olan Ankara Startup Ekosistemi Haritası'nı proje arkadaşlarımla hazırlarken geçmişte okuduğum bir kitap aklıma geldi.

1860 yılında Paris, endüstriyel devrimle beraber kültürel üretime olan ilginin yüksek olduğu şehirlerden biriydi. Bir çok ressam Salon des Beaux Arts etkinliğinde eserlerinin sergilenmesi için çaba harcıyordu. Yalnız her ressam Salon'da yer alamıyordu. Jüri çoğunlukla Academie des Beaux-Arts, 1684 yılında kurulan Ecole des Beaux Arts ve bu prestijli okullara bağlı stüdyolardan geliyordu. Akademiler Fransız kültür hayatını yöneten Institute de France'a bağlıydı. Okuldaki öğrenciler antik, öğeleri ve Louvre müzesinde koleksiyonlara bağlı, çoğunlukla Rönesans döneminin baskın temalarının resimlerini yapmaları konusunda eğitilirdi. Bu konular mitolojik, dini veya Fransız kültürünü yücelten öğeleri taşımak zorundaydı. Yapılan resimler yeni yükselen sanayicilerin ve tüccarların duvarlarını süslerdi (Duvarını süslemeyi seven, banker Medici'lerle ilgili yazımıza buradan göz atabilirsiniz).


Paris'teki her stüdyo akademiye bağlı değildi. Gözden düşen veya bağımsız açılan stüdyolar genç sanatçılara akademinin disiplininden bağımsız, serbest çalışma gerçekleştirebilecekleri alanlar sağlamıştır. Sanatçılar böylelikle serbest alanda kendilerini geliştirip "Ecole"de kendilerine yer bulmayı hedeflemektedir. İşte böyle bir stüdyoya 15 yaşında karikatür yaparak geçimini sağlayan bir genç katılmıştır: Claude Monet. Ecole'e girmek için hazırlık yaparken Suisse Stüdyosu'nun boş ve serbest salonunda Paris kentinin boğucu havasından kaçan ve doğa resimleri yapan bir Portekizli sanatçı ile tanışır: Camille Pissarro. Ekibe ileri dönemde çizimleri tuhaf, dalga geçilen, kontrolcü babasından kaçıp gelen yeni bir ressam daha katılır : Paul Cezanne. Cezanne kendisi gibi inek merakları olan çocukluk arkadaşı Emile Zola`yı davet eder. Monet Ecole'e hazırlık sürecinde daha iyi gelişim göstereceğini düşündüğü Gleyre Stüdyosu'na taşınır. Stüdyoda terzi oğlu olan Pierre Auguste Renoir ile tanışır. Galeriye yarı ingiliz Alfred Sisley dahil olur. Money, Renoir, Sisley ve sonradan aralarına katılan Bazille birbirilerini maddi manevi desteklerler. Arkadaşlar Paris sokaklarında gezerken ve sohbet ederken bir fikir geliştirirler. Neden resim büyük fikirler üzerine olmak zorundadır? Neden doğa, sokak yaşamı gibi kompozisyonlar kabul görmesin? Ekip, bu fikrin heyecanıyla Salon başvurularını tamamladı. Sonuçlar geldiğinde herkes hayal kırıklığına uğramıştı. Ekipten sadece Renoir tablosu kabul görmüştü diğer herkes reddedilmişti. O yıl 2800 resim reddedilmişti. 5600 resim kabul edilmişti. Bu resimler 988 ressama aitti. Oysaki o yılda 1289 ressam vardı. İzlenimciler ekibi kabul edilmeyen yaklaşık 300 ressam sınıfına dahildi. Ancak o sene İmparatorun baskısı ile reddedilen eserler “Reddedilenler Salonunda” sergilenerek halk oylamasına açıldı. En şok edici eser Gustave Manet'e aitti.  O sene salonu ziyaret eden 70 000 kişi bu aşılmışın dışında olan eserlere güldüler ve dalga geçtiler.
Acaba sanat tarihine damgasını vuran İzlenimciler akımını ortaya çıkaran neydi? Dışlayıcı akademinin tavrı mı? Tesadüfen eserlerin halka açılması mı? Bağımsız stüdyoların bu yetenekleri bir araya toplaması mı? Değişen toplumsal hayat mı? Sanatçı ekosistemini oluşturan faktörler nelerdi? Sanatı talep eden sınıfın istekleri mi değişti?


Başka türlü Manet, Monet, Renoir, Sisley, Degas, Cezanne aynı yerde toplanmış olmasının nasıl bir açıklaması olabilir ki? Belki de Ecole gibi bir iddia, bir mücadele aracı olarak Paris'ten İngiltere'ye, İngiltere'den de Portekiz'e kadar uzanan bir çok sanatçının toplanmasını ve birbirini bulmasını sağlamıştır. Zorluk burada cazibe unsuru olarak rol oynamaktadır. Ecole'e giremeyenler ise kendi topluluklarını oluşturmuş ve desteklemiştir. Girişimci dostlar bu şekilde rol alıyor olmalı. Bağımsız stüdyolar ise ana akım dışında eserlerinde çalışma yeri bulmalarına yardımcı olmuş. Biz, Viveka olarak da bağımsız bir stüdyo gibi başlamıştık. Başarısız eserlerin sergilenmesi ve halk oyuna açılmasını da acaba dönemin başarısızlık konferansı gibi bir etkinlik olarak mı görmeliyiz?

Hikaye Sue Roe'nun "Private Lives of the Impressionists" kitabında geçmektedir.